• 0362 431 33 49
     
    DÜNYADA İŞARET DİLİNİN GELİŞİM SÜRECİ
    İşitme engellilerin kendi aralarında iletişim kurmak amacıyla geliştirdikleri parmak, el ve yüz hareketlerinden oluşan görsel dile işaret dili denir. İşaret dili, yalnızca işitme engellilerin kendi aralarında değil işitme ve konuşma yeteneğine sahip insanlarla da iletişim kurmada yararlandıkları bir araçtır.
     
    Türkiye'de ne kadar işitme engelli bulunduğuna dair çelişkili raporlar olmakla birlikte, 3 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Türk İşaret Dili'nin tarihçesiyle ilgili bilgilerimiz, işaret dili görsel bir dil olduğu ve dolayısıyla kâğıda geçirilmesi zor olduğu için oldukça kısıtlıdır. Türk tarihinde işaret dilinin varlığı ve eğitimde kullanımıyla ilgili arşivler Osmanlıca olduğu için bu konuda yoğun bir arşiv çalışması gerekmektedir. 
     
    Günümüzde Osmanlı İşaret Diliyle ilgili olarak yapılmış araştırmaların, neredeyse, tamam yabancı araştırmacılara aittir. Bu araştırmacılar, o zamanlar Osmanlı Sarayı’na girme şansı bulan yabancı sefirler, müzisyenler, tacirler ve seyyahların anı kitapları, Sefaretnameler, Seyahatnamelerden yola çıkarak Osmanlı İşaret Dili’nin varlığı ve o yıllarda saraydaki ve İstanbul’daki ‘Sağır ve Dilsizler’in durumu hakkında bizi bilgilendirmişlerdir.
     
    600 yıllık bir geçmişe sahip Türk İşaret Dili ne yazık ki bugün okullarda öğretilmiyor. 1500’lü yıllarda işaret dili konusunda dünyanın en az 200 yıl önünde olmamıza rağmen günümüzde dünyanın en az 60 yıl gerisindeyiz. İşitme engellilere yönelik hizmetleri bizden gören Avrupalılar özellikle Fransız İhtilali’nden sonra işitme engellilerin eğitimine ağırlık vermiş ve bu eğitimin yaygınlaşmasına katkı sağlamışlardır. Ancak 6-11 Eylül, 1880 tarihinde Pereire Derneği tarafından desteklenerek düzenlenen Milano Konferansı’na toplam 164 eğitimci katılmış olup bunlardan sadece birisi işitme engellidir. Katılımcılar ağırlıklı olarak sözel eğitimi hedefleyen okullardan seçilmiş olup çok azı işaret diliyle eğitimi yeterli gören okullardan davet edilen eğitimcilerdi. Bu konferansta; “Sağırların eğitimi konuşmayı ve dudak okumayı öğretmeyi hedeflemelidir. Bunun başarılabilmesi için de işaret dili öğretilmesi kesinlikle yasaklanmalıdır.’’ gibi kararlar alınmıştır. 
     
    Milano Konferansı’nda alınan kararların, özellikle işaret dilinin yasaklanması kısmı, dramatik etkilere yol açmış. Bu karar; ABD, İngiltere, Danimarka ve Fransa dışında geniş çapta uygulanmıştır. Ancak; bu sürecin en dramatik sonucu, o güne kadar işaret diliyle çok hızlı öğrenen, yeterli şekilde eğitim ve mesleki eğitim alan, hatta o ülkenin yazılı edebiyatına ve düşün dünyasına çok ciddi katkılar yapacak şekilde gelişim gösteren işitme engelliler, toplumda güçlü bir şekilde yer alırlarken, Milano Konferansı’ndan sonra ‘sözel’ yöntemle konuşmayı öğrenmek için uzun yıllar harcayan ve sonuçta sadece sınırlı konuşabilen, sınırda okuma yazması ve eğitimi olan bir nesil hâline gelmeleri olmuştur.
     
    Bu süreç, işitme engellilerin, konuşabilir hâle gelerek toplumla entegre olmalarını değil, tam tersine toplumdan uzaklaşıp kendi içlerine kapanmalarına yol açmıştır.
     
    Onları en kolay iletişim kurdukları ve kendilerini rahatlıkla geliştirebildikleri işaret diliyle ‘rehabilite’ olmaktan alıkoyarak konuşturmaya çalışma süreci, aslında onları kendilerini sadece ‘işitemeyen’ değil, aynı zamanda ‘kısıtlanan ötekiler’ olma duygusuyla baş başa bırakmıştır. 
     
    Milano Konferansı sonrası dönemde işaret dili yasağı ve sözel eğitim anlayışının olumsuz sonuçları özellikle 1970’lerden itibaren açıkça tartışılmaya başlanmış ve pek çok çalışma başarısızlık ya da yetersizlik olarak tanımlanmıştır. Özellikle işaret dili okullarına devam eden işitme engellilerin gösterdiği performans bu hususu tekrar tartışmaya açmıştır.
     
    Ancak özellikle 1960’larda Amerika’da işaret dilinin sözlükleri, özel öğretim kitapları, yardımcı ders malzemeleri gibi yüzlerce yayın çıkarılmıştır. Okul öncesi çağındaki çocuklara, anne babalara, çeşitli meslek gruplarına yönelik çok çeşitli yayınlarla kısaca ASL olarak adlandırılan Amerikan İşaret Dili yaygınlaştırılırken İngiltere’de de benzer çalışmalar ve etkinlikler yürütülmüş, çeşitli yayınlar çıkarılmıştır. İngiltere’de öğretmenler, polisler ve sağlık görevlileri için İngiliz işaret dili kitapları yayımlanmıştır. Avrupa’da, Asya’da ve dünyanın diğer bölgelerinde ulusal işaret dilleri geliştirilmiş, bilgisayarın kullanım alanına girmesiyle işaret dili eğitimi, öğretimi ve araştırmaları yeni bir boyut kazanmıştır. Dünyada yapbozlarla, kartlarla, bilgisayar oyunlarıyla işaret dili çocukluktan itibaren herkese öğretilmeye çalışılmaktadır. 
     
    Nikaragua'da bir grup çocuk tarafından işaret dili oluşturuldu. Bu çocuklar, anne babaları hiçbir işaret dili bilmedikleri ve birbirleriyle iletişime geçmedikleri için doğumlarını takip eden sürede hiçbir dil öğrenememişler. 1980'lerde Nikaragua hükûmeti bu çocuklar için bir okul açtı ve işitme engelli çocuklar ilk defa bir araya gelip iletişim kurmaya başladılar ve yeni bir dilin temellerini attılar. Bir araya geldikten 30 yıl sonra ve üç kuşakta kendi aralarında bir dil geliştirmeyi başarabildiler.  İlk kuşakta bu sistem daha çok pantomim özelliklerini taşıyordu ve konuşan insanların jestlerine benziyordu. Ancak 10 yıl sonra okula ikinci ve üçüncü kuşak işitme engelli çocuklar katıldı. Bu çocuklar hem bir önceki kuşaktan bu sistemi öğrendiler hem de onlardan öğrendiklerini aşarak bu sisteme dünyanın diğer dillerinde bulunan özellikleri kattılar.  Bu çalışma aracılığıyla, bilim tarihinde ilk defa dilin oluşumu, bütün basamaklarıyla ve doğal bir biçimde nasıl geliştiği gözlemlenebilmiştir.
     
     
    ANADOLU’DA İŞARET DİLİNİN GELİŞİMİ
    Kaynaklarda en eski dönemlerden bu yana Türk İşaret Dilinin varlığı ile ilgili sınırlı bilgiler bulunmakla birlikte işaret dilinin sözvarlığı, dil bilgisi, söz dizimi özellikleri konusunda bilgi yok denecek kadar azdır. Dilsiz veya bî-zebân olarak adlandırılan işitme engelliler, padişaha çok yakın olarak hizmet ediyorlardı. Türk İşaret Dili (TİD) tarihinin Osmanlı Sarayı’nda başladığı pek çok kaynak tarafından doğrulanmakla birlikte, Osmanlı Sarayında kullanılan işaret diliyle günümüzde kullanılmakta olan TİD arasında ne derece paralellik olduğu bilinmemektedir. Bu alan hem tarih hem de dil bilim perspektifinde araştırmaya açıktır. 
     
    Günümüzde Osmanlı İşaret Diliyle ilgili olarak yapılmış araştırmaların, neredeyse, tamamı yabancı araştırmacılara aittir. Bu araştırmacılar, o zamanlar Osmanlı Sarayı’na girme şansı bulan yabancı sefirler, müzisyenler, tacirler ve seyyahların anı kitapları, Sefaretnameler, Seyahatnamelerden yola çıkarak Osmanlı İşaret Dili’nin varlığı ve o yıllarda saraydaki ve İstanbul’daki ‘Sağır ve Dilsizler’in durumu hakkında bizi bilgilendirmişlerdir.
     
    Sağır ve Dilsizlerin, II. Beyazıd döneminden bu yana sarayın ve haremin çalışanları arasında yer aldığı bildirilmektedir. 
    II. Mehmed döneminde ‘Sağır ve Dilsizler’in, cüceler ve soytarılarla birlikte, sarayda arz odası ve haremde çalıştıkları ve Zülüflü Ağalar adıyla kendilerine ait üniformaları ve düzenli aylıkları olduğu bilinmektedir.
     
    II. Selim, III. Mustafa, III. Mehmet, I. Ahmet, II. Osman dönemlerinde (1500.. -1600..) saraydaki ‘Sağır ve Dilsizler’in aktif görevleri vardır. Bu görevler sadece saray içinde sınırlı olmayıp saray dışıyla irtibat hâlinde çalıştıkları da kaynaklarda mevcuttur. 
     
    Araştırmacılara göre, ’Sağır ve Dilsiz’ görevlilerin Padişah’a her türlü konuyu aktarabilecek bir işaret dilleri mevcuttu; hem kendi aralarında hem de Padişahla ve sarayın bazı işiten görevlileriyle rahatça fikir alışverişinde bulunabilmekteydiler.
     
    O yılların eğitim anlayışı içinde Sarayda çalışan her görevliye yapıldığı gibi ‘Sağır ve Dilsizler’e de mutlaka bir zanaat öğretilmekteydi.
    Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde; “… Saray sağırlarının hızlı anlayışı/zekâsı herkesçe bilinmektedir; darbı mesel olmuştur ve sadece hizmetli olarak kalmalarına izin verilen harem dairesindeki gizli görüşmelerde hiçbir şey onların zekâ ve anlayışından kaçmaz…” demektedir.
     
    İstanbul’a gelen batılı seyyah ve tacirler, değişik meslek alanlarında (kılıç ustaları, sarık ustaları, hamam tellakları, berber vb.) esnaf olarak çalıştıklarını, rahatça birbirleriyle ve hatta müşterileriyle anlaştıklarını, o günlerin İstanbul’unun sosyal ve ekonomik hayatının bir parçası olduklarını ifade etmektedirler. Batılılar, İstanbullu ‘Sağır ve Dilsizler’in kanunları ve dinlerini biliyor olmaları konusunda duydukları şaşkınlığı, anılarına not etmişlerdir.
     
    Miles (2000), elde bulunan kaynaklardan elde ettiği bilgilere dayanarak, Osmanlı Sarayında kullanılan işaret dilinin Bragg (1997) tarafından belirtilen ‘dil olma kriterleri’ni büyük ölçüde karşıladığını ve bu nedenle Osmanlı Sarayındaki ‘Sağır ve Dilsizler’in aralarında ve diğer saray çalışanlarıyla iletişimde kullandıkları işaret sisteminin bir dil olarak kabul edilebileceği kanaatindedir. 
     
    Miles, ayrıca, bu yıllarda Osmanlı Sarayı ve İstanbul’daki  ‘Sağır ve Dilsizler’in sosyal konumunun Avrupa ülkelerinde ancak 200 yıl sonra, Fransız İhtilali’yle kısmen elde edilecek seviyede olduğunu da bildirmektedir.
     
    Miles (2004) Afrika ülkelerinde işaret dilleri ve tarihi üzerine yaptığı araştırmasında, en üst düzey hayat standartlarına Osmanlı topraklarında yaşayan ‘Sağır ve Dilsizler’in sahip olduğunu ve işaret dili kullanan topluluklar oluşturduklarını saptamıştır.
    Schalenge (2004) ise makalesinde Osmanlı Suriye’ sinde  yaşayan ‘Sağır ve Dilsizler’in Osmanlı Sarayındaki gibi bir işaret dili kullanmadıklarını, ancak İslam Hukukunun onlara, Avrupa ülkelerinde olmayan şekilde, pek çok hak tanıdığını ve işaretle yapılan ticari ve medeni akitlerin İslam Hukukunca muteber kabul edildiğini bildirmektedir. Avrupa’dakinin tersine İslam toplumunda konuşamamanın ‘din dışı’olma durumu getirmediğini özellikle vurgulamaktadır.
     
    Miles (2000), makalesinde İslam dünyasında işaret dilinin bir iletişim yöntemi olarak kabul edile gelmiş olmasının “Kur‟an-ı Kerim” de bulunan bir ayetten dolayı olduğunu, Yasin Süresi 65. ayette yer alan “…O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur,…” ifadesinin, Hıristiyan dünyanın tersine, Müslümanların işaret dilini bir iletişim yöntemi olarak kabullenmesinin nedeni olabileceğini ifade etmektedir.
     
    Türkiye’de İşitme Engelliler Okullarının Tarihi
    Türkiye’de ilk Sağır ve Dilsizler Okulu, II. Abdülhamit döneminde, Sultanahmet Ticaret Mektebi içinde 30 Eylül 1889’da açılmıştır. Ancak daha sonra 5 kez yer değiştirdikten sonra en son olarak Kaptan İbrahim Paşa Külliyesi’ne taşınmış ve 1913’te kapanmıştır. Dilsiz Mektebi Cumhuriyet’in ilk yıllarında İzmir’e taşınmış oradaki Sağır, Dilsiz ve Körler Müessesesi ile birleşmiştir. Bu okulda ve daha sonra açılan okullarda Türk İşaret Dili öğretimi sürmüştür. 1953 yılında ülke çapında işaret dili eğitimi yasaklanmış ve 1992 yılına kadar MEB bünyesinde işaret dili konusunda hiçbir çalışma yapılmamıştır. 
     
    Ülkemizde işaret dili okullarda yasaklanırken gelişmiş ülkelerin yanı sıra gelişmekte olan ülkelerde bile işaret dili yaygınlaştırılmış, pek çok ülkenin işaret dilinin geliştirilmesinde çok önemli mesafeler alınmıştır. 
     
    MEB 1992 yılında ülke çapında işitme engelliler okullarını kapsayan bir çalışma yaparak, bu okullardaki ‘tecrübeli’ öğretmenleri Ankara’da toplamış ve onlardan aldığı bilgiler ile bir işaret dili kılavuzu hazırlayarak 1995 yılında yayımlamıştır. Türkiye’de işaret dili konusunda uzun süre tek kaynak olan Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 1995 yılında yayımlanan Yetişkinler İçin İşaret Dili Kılavuzu adlı eserdir. 
     
    Dünyada 1960 yılından sonra işaret dilinin öğretimi yeniden yaygınlaşırken «Sağır Dilsiz Okullarında» Türk İşaret Dilinin öğretimine son verilmiş, hatta işitme engellilerin bu dille iletişimi yasaklanmıştır. Amaç, işitme engellilerin sözel eğitimi yani konuşturulmasıdır.  İşaret dilinin konuşmaya engel olduğu İşitme engellilerin konuşturulması gibi iyi niyetli bir düşünceyle işaret dilinin yasaklanması Türkiye’de işaret dili eğitimi ve öğretimini dünya ülkeleri arasında altmış yıl geri bıraktığı gibi,  Türk İşaret Dili(TİD) üzerine bilimsel araştırmaların da neredeyse hiç başlatılamaması gibi bir olumsuzluğa yol açmıştır. 
     
    Türk Milli Eğitim Sistemi’nde TİD’in yasaklanmasından 52 yıl sonra 2005 yılında çıkarılan ‘5378 sayılı Özürlüler Kanunu’yla TİD serbest bırakılmış (!) ve bu konuda çalışma yapma görevi Türk Dil Kurumu’na verilmiştir.
     
    2012 yılında Türk İşaret Dili sözlüğü ihtiyacını karşılamak amacıyla Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Türk İşaret Dili Sözlüğü hazırlanmıştır.  
     

    19.12.2018
    SAMSUN Hava Durumu
  • Çarşamba

    Yağışlı

    07:27 itibariyle,Çrş 19.12.2018

    En Yüksek

    13°C

    En Düşük

    10°C

  • Perşembe

    Yağışlı

    07:27 itibariyle,Çrş 19.12.2018

    En Yüksek

    13°C

    En Düşük

    11°C